23.1.09

Memory card

Çok değil daha birkaç yıl önce, orasını burasını çekiştiren birileri olmadan rahatlıkla indiği merdivenin başında, şimdi kim olduğunu tam olarak çıkaramadığı bir kadına emanet edilmiş, bekliyordu.

Gözlerini önündeki basamağa odaklamaya çalıştı ama nafile bir çabaydı bu. Neler görmüş geçirmiş o gözler, -ki bunlara bir uçan daire de dahildi- artık görmekten bıkmış ve tatlı bir rüyaya dalmıştı. Her şey tül perdenin ardında kalan bir sokak gibiydi. Ama üzüleceği son şey de buydu, çünkü perde arkasına saklanan sadece sokak değildi ki, tüm anılarıydı.

Yaşadığı evleri hatırlamaya çalışıyordu, odaları, kahve fincanlarını, çocuklarının seslerini, yüzlerini. Torunlarını bir de. Hepsini sıraya koyup her yüze bir isim, bir ses yerleştirmeye çalışmaktan bıkmıştı. Ne sayılar tutuyordu, ne yüzler, ne de fincanlar. Karmakarışıktı, dağılmış, dört bir yana saçılmıştı ne varsa.

Bir yere oturduğunu hissetti. Demek bu arada o üç-beş basamağı inmeyi başarmış, beline dolanan koldan kurtulmuştu. Kimdi bu kadın? Kızlarından biri değildi. Kızı var mıydı peki? Vardı tabii! Tam beş tane... Yok üç tane... Gülümsedi, dört tane! Bir de oğlu vardı, bak onu unutmasına imkan yoktu işte. Bir tane olunca, hatırlamak kolay oluyor diye keyiflendi.

Birden masaya vurmaya başladı, çünkü aklına önemli bir şey gelmişti. Oğlu dönecekti işten, peki ama bu evde bir hazırlık yapılmış mıydı? Hani yemek? Hani kurulu sofra? Onu orada bırakıp gitmişlerdi, önüne bir çay koyarak. Sırası mıydı şimdi çayın? Sesini duyan var mı diye dikkat kesildi. Sesi de eskisi gibi kuvvetle çıkmıyordu artık. Onun için vuruyordu masaya. Aslında ne kendi sesini, ne masadan çıkan sesi duyduğu yoktu. Bütün sesler, sokağın başında oynayan çocukların sesleri gibi uzak, dalgın ve umursamazdı.

Sonunda bir kadın geldi yanına, o kadındı gelen, her adımına refakat eden kadın. Kimdi bu? Kim? Anlaşılmaz bir şeyler söyledi kadın. Başını "hayır" der gibi sallıyordu. Bir de gülüyordu her sallayışında. Sonra başkaları da geldi yanına. Her gelen gülüyor, sırtını sıvazlıyor, bir şeyler söyleyip gidiyordu. En son bir çocuk geldi, baktı ne oluyor diye. Bu çocuğu bir yerden tanır gibiydi. Niye çıplaktı bu çocuk? Bir de ıslaktı galiba. Banyodan çıkıp öylece gelmiş miydi ne? İşte tam o anda “Ben neredeyim?” diye düşündü. O perdenin ardında kalan herkes yarı çıplaktı çünkü.

Bir yolculuğu hatırlar gibi oldu. Onu alıp getirmişler, bu bahçeye yerleştirmişlerdi. Büyük kızı vardı, o kadın vardı, sonra diğer kızı gelmişti. Torunu vardı, sonra onun oğlu vardı...? Hah işte! Bu çocuk, o çocuktu! “Allahım” dedi mutlulukla “Hatırlamak ne güzel şey!”

Masaya vurmayı bıraktı, bir yerlere vurarak yaşamı geri gelmiyordu ki. Anıları, çocukları, hiçbir şey geri gelmiyordu. Durdu bir an, üzüldü haline. Daldı gitti gözleri. Az ötesindeki güllere baktı, önündeki çay bardağına baktı... Kaldırdı başını…

Oğlu gelecekti biraz sonra! Bak hala daha geziyordu bunlar yarı çıplak! Başladı yine masaya vurmaya...

Çocuk sesi duyunca gülmeye başladı neşeyle, “Büyük anneannenin memory card’ı fırladı yine yerinden!” dedi annesine.
Annesi güldü, içi burkuldu ama kızamadı oğluna. Sadece, geçen yazların birinde o bahçede oturup yıldızları seyrederken, anneannesinin anlattığı uçan daire geldi aklına, üzüldü... Çok üzüldü.

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin