11.10.09

Eski

"Anneannemin fotoğrafları eskidir misal."

Zaten benim için eski demek, eski fotoğraflar demek.
Çocukken bir yerde, bir an eski ile, eski fotoğrafları örtüştürmüşüm. sanırım bir fotoğrafa bakmışım ve anneme “bu ne?” diye sormuşum, annem de “eski bir fotoğraf” demiş. Tabii bundan kesinlikle emin olmam mümkün değil. Şimdi algı tarihime bi göz atıyorum ve neden eski denilince aklıma sadece eski fotoğrafların geldiğine dair, tek kayda değer açıklama olarak bunu buluyorum. çok da önemli değil aslında.

Ama bak misal, “eskidendi, çok eskiden”, önemli.
Çünkü orada diyor ki, “daha çerçeveler boşken…”
Yani daha eski olan hiçbir şey yokken.
çok eskiden.

Anneannemin en eski fotoğrafı bir dikiş makinasının yanında çekilmiş. Yıl 1933 galiba. Fotoğrafta sadece anneannem yok, bi çok kız var. Yaşları da en fazla 18-19 gibi. Hatta belki daha küçükler. Meslek kursu gibi bi şeye katılmışlar. Yıl falan takribi tabii, çünkü ne zaman anneanneme doğum tarihini sorsak, “Rus Erzurum’a geldiğinde kırk günlük bebekmişim” derdi. Ee nerden biliyosun gününü falan desek, annesini şahit yazardı iddiasına. Annesi galiba bu fotoğrafın çekildiği yıl ölmüş. Anneannem o zamanlar yeni evliymiş, dedem ilkokul öğretmeni bir eski asker. Demek o zamanlar her şey daha bir yeniymiş. Heyecanlar bile yeni. Yeni bir dikiş makinesi, kızların kılık kıyafeti bile Erzurum’un şu gününden yeni. Ama fotoğraf çok eski.

Evine alınan en lüks eşya bir lambalı radyo, dedem ajans dinliyor malum, bir de dikiş makinesi. Yepyeni çok modern bir makine. Ayakla basılan bi pedalı var, koskoca masa gibi bi şey. Çok da zarif, çok yeni. Çocukluğumun en eski anneanne evi hatırası.

Önünde böyle bastırıp elini çekince öne doğru açılan minik gözleri olan bir bölümü vardı. Şimdi bölüm falan diyorum ama garip bi şeydi işte. Çekmece desen değil, bi garipti hakikaten. Düz dururdu, sonra doksan derece yere yapışırdı. Bi ton kutu açılırdı önüne. Düğme koy içine, iğne koy, iplik koy. Hatta patron çıkarmaya yarayan sabun koy. Eskimiş sert sabun parçalarıydı onlar, hatırlıyorum. Dikilecek giysinin kağıttan kesilen model patronunu kumaşın üzerine koyar, dikiş payını bırakıp, kesicek yerini belirtmek için çevresinden çizerlerdi bu sabunla. Neyse işte, şimdi bu anı bile fotoğrafın kendisinden eski.

Son doğum günümde eski fotoğraflarımı bulup çıkarmış, bilgisayarımın hafızasına bi şekil yüklemiş ve tarihe not düşmüştüm, “eski fotoğraflarım” diye. Şimdilerde antika sayılan bir T cetveli ile bi şeyler çizmeye çalışıyorum. Say ki bir tür meslek kursu gibi bi şey. Yeni hayatım.. Eski fotoğrafım.

Eski bir fotoğraf albümden, yeni bir bilgisayar dosyasına..

6.10.09

Rakı Balık ve çocukluğum


Eminönü'de balık ekmek yemeden öte aleme gitmemek lazım, o kadar da iddialıyım. Çocukluğumdan bana kalan tatların başını çeker bu balık. Bazen, anneannemin köftesiyle yarışır. Sıralamada peşinden renk renk macunlar gelir, bir de Ambarlı'da bir dondurmacı vardı zamanında, onun dondurması. Ambarlı'da sahile çadır kurup yaz tatili geçirmişliğimiz vardır, dondurmacı o demlerden emanet kalmış belleğime.

Galiba ilk rakı balık muhabbetine ben bi karış boyumla o kamplarda şahit oldum. Gündüz denizde kıyıda sandalda döne döne yanan yüzen insanlar, akşam faslına mangalları yakıp balıkları atınca üstüne, bana gün doğardı. Bana ve bütün çadır çocuklarına. Mangal başında babalar, salata telaşında anneler ve kimsenin yokluğunu fark edemediği çadır çetesi veletleri.

Haydin yemeğee haydin yemeğee! diye dört koldan çağrılana kadar tavaf ederdik uzak diyarların börtü böceğini ve hatta saklı gizli kayalarını, boş evlerini, ağaç kovuklarını, kıyıya çekilen sandallarını, ağlarını, çakıl taşlarını. Çadırların az bi geri adım atıp meydana yol verdiği yerde toplanmış bulurduk bütün büyümüşleri. Bir iki masa atılmış olurdu kenara, masaların üstü tarihin ilk açık büfeleri. Rakı da rakı hani! Çok duydum ben bu haniyi, çok.. Buzların içine yatmış, buzlar çakırkeyf, yıldızlar şahit. Sol omuz melekleri günah defterini açmış, kanatlarını batan güneşin kanına bulamış, bekliyorlar kayıt düşmeyi.

Kısmetimize düşen ekmek arası balıktı, biraz salata. Rakının kokusuna, her gece fasıl heyetine dönüşen birileri eşlik ederdi. O birlerini biz gündüzleri ana baba abla abi diye tanır severdik, ama geceleri başka bi şey olurdu hepsi. Ne dönülmez akşamın ufku unutulurdu, ne akşamın olduğu yer, ne de bir ihtimal daha var.. Onların sesinden söylerim hala daha hepsini.

Şimdi kim ne halde bilmiyorum. Eminönü'de balık ekmeğin keyfi ne alemde, Ambarlı'da rakı balıkla sabahı eden çadır kampları kuruluyor mu yine, bilmiyorum. Sesler kalmış sadece, 'kimseye etmem şikayet..'


LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin